Referandum için İlk ve Son Yazım….

Bugüne kadar çok şey tartışıldı gerek hükümet gerekse muhalefet hakkında ancak ben, şahsım adına, yapılan polemiklere muadil olmamak için ne bir yazı yazdım ne bir topluluğa, gruba katıldım ne de bir sözlü iletişim ya da münakaşa içerisine girdim ancak bugün, referanduma saatler kala, herkesin internette, televizyonlarda, gazetelerde, dergilerde, evlerde, ofislerde, barlarda, bahçelerde hatta helalarda bile çarşaf çarşaf konuştuğu, yorum yaptığı, yaşına başına iktisadına, okumuşluğuna bakmaksızın ( Bunun içerisine ne idüğü belirsiz bayanlardan erkeklere, aşk seks manyağı insanlardan piskopatlara ) ve bence en önemlisi, yakın tarihimiz, istihbarat teşkilatları, ekonomi politikaları  gibi tetik bilgilere sahip olmadan öneriler hatta ithamlar sunduğu referanduma saatler kala, ben de, bahsi geçen konularda kendimi yeterli ve bilgili gördüğüm için birkaç şey söylemek istiyorum, en azından blogumdan, en azından Facebook sayfalarından, en azından gönülden…

Türkiye, yıllardır çeşitli çevrelerce hırpalanmakta, içerisinde çeşitli hikayeler anlatılmakta, bu hikayelere inanan çeşitli çevreler de her zaman yaşanmış ve gelecekte de yaşanacak olan hislere kapılarak bazı hareketler yapmaktadır, yapmışlardır.  Bu hareketlerin yönü, kapsamı, içeriği önemli değildir, önemli olan, özellikle 1960’ların başından başlayıp günümüze kadar gelen ve çok farklı ideolojileri egemen kılmak üzere planlanmış hareketler olmasıdır. 1960’larda Demokratik ancak Batısal Türkiye, 1960 sonlarında Hafif İslami ama Amerikan Akım öncüleri ve yıllar sonra, bu akımlara çift taraflı bir karşıt oluşturarak, 1973-1982 arasında devam eden, Milliyetçilik ve Komünizm Sapkınlıkları, ve 1990’larda patlak veren ılımlı demokrasi politikaları ve günümüzde yön değiştiren Ilımlı İslam, Avrupa Birliği, İslam Birliği, İslam Devleti, Dinler Kardeşliği ve daha da genişletilebilir ideolojiler kargaşası. Sizin de gördüğünüz gibi dönemsel hareketler, bir takım ele geçirme denemeleri, askeri politikalar ve darbeler, idamlar, yakalanmalar, aslında hepsinin ortak yönü ve amacı, daha iyi bir Türkiye… Bunu görmezlikten gelen çevrelerce ve karşı tarafın da fikrine saygı duyulmadan yapılan eylemlerle günümüz politikalarını tartışıyoruz. Hala 12 Eylül’ü konuşmamız aslında yaşananlardan, sayın siyasetçilerimizin ders almadığının göstergesidir. Oysa ki o günlerdeki kargaşanın, geçmişe bakmanın ve geçmişte yaşananların ne kadar önemli ne kadar önemsiz olduğunun anlaşılmasının ardından bugün, geleceğe bakmayı öğrenmeliydik. Türkiye geleceğe rahat bakamıyor çünkü günümüzde iş yapanlar, bu iş her alandan olabilir, siyaset olabilir, ticaret olabilir, yargı olabilir, birileri işlerini iyi yapmıyor, çalıyor, kul hakkı yiyor, pazarlıyor, sahtekarlık yapıyor. Bu yapılanların da cezasız kalması, bu insanlardan zarar görmüş insanları bir sonraki yargısal sürece kadar bekletiyor, bu da karşımıza hep birkaç yıl önce işlenmiş suçların, davaların ekranlara gelmesine sebep oluyor. Oysa yargımız daha hızlı olsa, davalara, suçlara daha net engeller konulsa ve kimin ne olduğuna bakılmaksızın herkese eşit seviyede yaklaşılsa belki de bu zaman kaybını, bu geçmişe dönüşleri yaşamadan ileriye bakabileceğiz. Ancak yok malesef. Yargının suçu da burada ortaya çıkmakta ve aslında bakılırsa kapsamlı bir ihmal denilebilir.

Gelelim siyasetçilerimize, gün be gün değişen ekonomimize, fiyatlarımıza, yasalarımıza. Siyaset halkın iyiliğini ve konforunu devlet imkanları kullanılarak tahsis etmeyi amaçlayan, bu konuda gerekli düzenlemeyi yapan, bu düzenlemelerle, yine halkın konforu ve rahatı için iş imkanlarını geliştirmekle yükümlü, bu iş imkanlarına bağlı olarak sanayiyi, ticareti, turizmi ve bunun gibi devlet nezni gereken kurum ve kavramları kontrol etmekle yükümlü bir kurumdur, bir anlayıştır, bir olgudur. Ancak 1970’ten sonra görüyoruz ki, siyaset halkın konforunu ve rahatını sağlamak gibi icraatlerinden öte, halkı hipnotize olmuşcasına yönetme ilkesini de kendine katmıştır ve bugüne kadar yapılan 5 referandum, onlarca seçim, gelen giden yüzlerce milletvekili, bakan vs ile halkın egemenlik unsurunu, sanki seçilmiş kişiler ilahmış gibi davranarak, kendi içinde gelin güvey olmuş, bu olaylar 1980’lerde biraz olsun askeri müdahalelerle sekteye uğramış olsa da, PKK ve PKK ile mücadelenin birilerine rant sağlamasıyla, 1995’ten günümüze aynı mantaliteyle sürmüştür. Bu mantık, bana göre, yarınki referandumda da etkisini gösterecektir ki ben gösterdiğine inanıyorum. Halkın yönetilme ilkesinin. Şunu söylemek gerek. Demokrasinin içinde bu fikriyatla ilerletilen siyaset de bozulmuştur, çirkinleşmiştir, kimin tarlasıyla kimin villası gibi tartışmalara konu olan siyasetten şu anlaşılmalıdır; siyasetin içerisine para, ticaret, rant girmiştir. Bu da demektir ki demokrasi bozulmuş ve bazı kesimlerin egemenliğine, rantına girmektedir, belki de girmiştir. İşte siyaset de siyasetçilerimiz de burada hata yapmışlardır ve hala aynı yönetim mantığıyla hareket ederek, halka açılmadan, kapalı kapılar arkasında kararlar vererek değişikliklere gitmektedirler. Bu da siyasetin en büyük hatasıdır.

Bir de olaya istihbarati açıdan bakalım. Birşeylerin dinlenmesi, takip edilmesi elbette gerekli ve bence yararlı ancak bu uygulamalar ne kadar hukuksal olursa. Günümüzde yapılan dinlemeler, ses kayıtları, videolar gibi sebeplerden onlarca kişi ya hapse gidiyor ya da adlarına, kişiliklerine lekeler vurularak bir şekilde egale ediliyor. Bu konuda bilinenlere rağmen hükümet kanadı ne bir önlem alıyor ne de istihbarat teşkilatlarının önünü açıyor. Geçmişten beri yapılması planlanan birçok olayı istihabarat teşkilatları engellemiştir ve bu konuda da gayet başarılılardır ancak 2000’lerden bu yana gelen süreçte artık istihbarat, ülkenin dış tehtitlerinin ülke meselelerine yönelik icraatlarını takipten öte iç meselelerin yine ülke meselelerini tehtit eden unsurlarını takibe almıştır ve burada bir boşluk yaratarak hata yapmıştır. O boşluk da, aslında iç meselelerin dış tehtitlerle aynı odaklı olmasıdır. Olayların farklı değerlendirilmesi tabiidir ancak konular ve bu tehtite karşı yapılacak olan eylemler farklılaştırılırsa işte o zaman ortada bir tölerans söz konusu olur. Bu töleransı da iç tehtitlerimize verdiren elbette hükümet yetkilileridir, çünkü bilinmediği veya kabul edilmediğinin aksine, Milli İstihbarat Teşkilatımız kendi başına değil hükümetin emirleriyle hareket eder. Bu konuda hükümet ne derse değil hükümet ve Milli Güvenlik Konseyi neyi öngörürse yapmakla yükümlüdür. Yani istihbarat teşkilatları, özellikle 2000’li yıllardan sonra getirilen bu kısıtlama ile, hükümetlerin bir kanadı haline gelmektedir, tam olarak olmasa da yapılan 10 operasyonun 4ü, hükümet kanadı tarafından belirlenmekte diyebiliriz. Burada istihbarat kanadına laf atılarak itham edilmesi de yanlıştır çünkü ülkemiz, dünyanın en iyi istihbaratçılarına da sahip bir teşkilata sahiptir.

Yukarıda bahsettiğim, siyasetin ve yargının hataları bizleri yarın, önemli konularda, karmaşık bir karar verme aşamasına getirmiştir. Ayaklanalım, yürüyüş yapalım gibi eylemleri aslında bizler değil, bundan 20 yıl önce 1990’larda, daha net ve delinebilir özellikleriyle, bizden bir önceki nesil, yani annelerimiz, babalarımız yapmalılardı. Bugün oluşan durum 20-25 yıl önce filizlenmiştir. PKK’nın başlangıcını, ülkemize nasıl parazitlendiğini bilerek bugün hakkında değerlendirmeler yapıyorsak, bugün yaşananların da filizlerini düşünüp ona göre yorum yapmak gerekir. Anayasamızın değişmesinin bir sebebi vardı elbette, ülkemizin önemli sorunları da vardı, bu sorunlar hem siyasi hem askeri hem de hukuksal olsa da vardı ancak bunlar yıllardır biliniyordu. Çözmek veya bu anayasa değişikliğine gitmek neden şimdi akıllarına gitti, bu sadece AKP’ye değil, değişikliğe karşı çıkan CHP’ye de MHP’ye de bir sözümdür. Reddetmek veya engel olmak birşeylere şimdi mi aklınıza geldi, sizler mecliste değil miydiniz ? Sorun kimin mecliste uyuduğuyla ya da kimin çiçek suladığıyla ya da kimin oğlunun krizden milyonları kazandığıyla ilgili değil aslında. Sorun yarın elinizin neye neden gideceğinin farkında olmanızın. Yukarıda belirttiğim gibi ve yine şahsi düşüncelerime dayalı olarak çıkardığım sonuçsal hataları ile hükümetimizin de yargımızında söz söylemeye hakkı yoktur. Bu hak yalnızca bizimdir. Ancak yarın, bizlere, resmi gazete vasıtasıyla veya meclis sözcülüğünün yaptığı bir açıklama ile duyurulmamış maddeleri oylayacağımızın farkında olmalıyız. Neye oy verdiğimizi biliyor muyuz ? Neyin değişeceğinin veya değişmeyeceğinin farkında mıyız ? Elimizde hem hükümetin söylemlerinin hem muhalefetin söylemlerinin olduğunu ancak resmi bir evrağın bulunmadığını düşünürsek acaba bu referandumun neleri etkileyeceğinden emin miyiz ? 155 Milyon Türk Lirasına mal olacak olan, binlerce insanı geren veya mutlu eden bu referandum sonucunun ülkemizi nereye götüreceğine emin miyiz ?

Bu değişklik haklı bir değişiklik de olabilir, yanlış bir değişiklik de olabilir, kimseyi düşüncesinden ötürü ne yermek ne de hak vermek yanlıştır bana göre ama ister EVET çıksın ister HAYIR çıksın, şu bir gerçektir ki bir milletin neye oy verdiğini bilmemesi kadar acı bir sonuç olmayacaktır.

Saygılarımla…… Faruk Can Özdemir…..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s